Geldiği yeri bilmeyen, gittiği yere de mânâ katamaz. Çünkü insan sadece yürüyen bir varlık değildir; aynı zamanda yürüdüğüne anlam yükleyen bir bilinçtir. Yön bilmek, harita taşımak ya da bir hedefe sahip olmak, yolculuğun kendisi değildir. Asıl yolculuk, insanın kendi varlığını tanıma sürecidir. Ve bu süreç, başkasının izlerini takip etmekle değil, kendi izini fark etmekle başlar.
İnsan hayata boşlukla doğar. Dili hazır bulur, değerleri miras alır, inancı ödünç kuşanır. İlk adımlar kaçınılmaz olarak taklittir. Çünkü insan, kendini kurmadan önce dünyayı kopyalar. Konuşmayı başkalarından öğrenir, düşünmeyi başkalarının kavramlarıyla dener, anlamı başkalarının cümlelerinden devşirir. Bu yüzden taklit bir kusur değil, varoluşun ilk evresidir. Ancak sorun taklit etmekte değil, taklitte kalmaktadır.
Taklitte kalan insan, kendi hayatının öznesi değil, başkasının hikâyesinin figüranı olur. Kendi dilini kuramaz, kendi acısını bile başkasının sözcükleriyle yaşar. Hayat kozmolojisini inşa edememiş bir zihin, her rüzgârı yön sanır, her sesi hakikat zanneder. Çünkü merkezini kuramayan insan, en güçlü çekime kapılır. Kendi iç iklimi olmayan, başkalarının fırtınasında savrulur.q
Tahkik işte tam bu noktada başlar. Tahkik, insanın ilk defa kendine dürüst bir soru sormasıdır: “Ben kimim ve inandıklarım gerçekten bana mı ait?” Bu soru kolay bir soru değildir. Çünkü tahkik, insanın sadece dış dünyayla değil, kendi benliğiyle de yüzleşmesini ister. İnsan burada şunu fark eder: Kendisinin sandığı şeylerin büyük bir kısmı, aslında kendisine öğretilmiş şeylerdir. İnançları, değerleri, hatta korkuları bile çoğu zaman mirastır.
Bu fark ediş sancılıdır. Çünkü tahkik, konforu bozar. İnsan eskisi gibi düşünemez, eskisi gibi inanamaz, eskisi gibi ait hissedemez. Yalnızlaşır. Kalabalıklar azalır, kesinlikler çözülür, hazır cevaplar anlamını yitirir. Ama tam da bu noktada benlik oluşmaya başlar. Benlik, egonun şişmesi değil; bilincin derinleşmesidir. İnsan ilk kez kendine ait bir iç ses duyar.
Yol da burada görünür. Yol, gidilen yer değildir; insanın taklidi bıraktığı andır. Başkalarının izinden yürümeyi bıraktığında, insan ilk defa kendi ayak sesini duyar. O ses bazen korkutucudur, bazen belirsizdir, bazen de yalnızdır. Ama gerçektir. Çünkü artık insan bir fikri değil, bir hayatı taşımaktadır.
Tam olmak bu yüzden bir iddia değil, bir sonuçtur. “Ben oldum” diyen, çoğu zaman henüz olmamıştır. Tam olmak, tamamlanmanın doğal meyvesidir. Tamamlanmak ise biten bir süreç değil, sürekli devam eden bir oluş hâlidir. İnsan kendini her defasında yeniden kurar; her sorguda biraz daha eksilir, her fark edişte biraz daha derinleşir.
Ve belki de insanın asıl sorumluluğu şudur: Kendi hayatının kozmolojisini kurmak. Geldiği yeri tanımak, taşıdığı mirası sorgulamak, taklidi aşmak ve tahkike cesaret etmek. Çünkü ancak o zaman insan, gittiği yere sadece varlığını değil, mânâsını da götürebilir. Aksi hâlde insan yürür, ama yol olmaz; yaşar, ama hayat kurmaz.
Veysel ŞAHİN (Lâmekani)


























