Zamanın kilidi yoktu bu diyarda,
Mekân, gönlün gölgesine sığınmıştı.
Taş susar, toprak dinler,
Irmaklar zikirle akardı.
Anadolu’nun bağrında doğduk biz;
Bir yanımız Ermeni’nin sabrı,
Bir yanımız Süryani’nin duasıydı.
Bir adımız Türk,
Bir adımız insan.
Adlar çoktu, yüz birdi.
Sevgi idi mayamız,
Kılıç değil söz keskin sayılırdı.
Lokma bölünür, yol paylaşılırdı.
Kimse aynaya taş atmazdı,
Bilen bilirdi:
Taş, döner yine sahibini bulur.
Bu toprakta dervişler
Çıplak ayak yürürdü hakikate.
Ayak toprağa değse de
Baş kibire değmezdi.
Gönül kırmaktan sakınır,
Kâbe’yi incitmekten korkar gibi korkarlardı.
Bir meydan vardı;
Doğuya da bakmazdı batıya da.
Adı “Birlik”ti.
Orada dil susar,
Can konuşurdu.
Alevi’si, Sünni’si,
Hristiyan’ı, Yahudi’si
Aynı ateşte ısınırdı.
Ateş yakmazdı,
Çünkü adı aşktı.
Minyatür inceliğinde bir âlemdi bu:
Renkler bağırmaz,
Altın göz kamaştırmazdı.
Her figür yerini bilirdi.
Bir köşede ney üfleyen er,
Bir köşede dua eden rahip,
Ortada semaha durmuş canlar…
Hepsi aynı dairenin içindeydi.
Ve Lâmekân’dan bir ses geldi:
“Bu destan ne geçmiştedir
Ne gelecekte.
Bu destan her an yazılır.
Kalemi sizsiniz,
Mürekkebi hâliniz.”
Anadolu dediğin
Bir harita değildir;
Bir ahlâktır.
Taş yıkılır, yeniden dizilir.
Ama gönül yıkılırsa
Ne destan kalır
Ne de minyatür.
Bir Lâmekani Eseridir.


























