Tarih, güç arayışının ve hâkimiyet tutkusunun sahnesidir. Dün imparatorluklar vardı, bugün küresel güç merkezleri… İsimler değişti ama yöntemler çoğu zaman değişmedi.
Emperyalizm, tarih boyunca güçlü olanın zayıf olan üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik tahakküm kurma pratiği olarak karşımıza çıktı. Antik çağlardan sömürgecilik dönemine, sanayi devriminden modern jeopolitik hesaplara kadar uzanan bir çizgide; merkez ülkeler çevre coğrafyaları hammadde, pazar ve stratejik üs olarak gördü. Bu denklemde Ortadoğu, her zaman özel bir yer tuttu.
19. Yüzyıla gelindiğinde Avrupa merkezli milliyetçilik akımları yükselirken, Yahudi halkının tarihsel travmaları da yeniden gündeme taşındı. Antik çağda Babil sürgünüyle başlayan dağılma, Roma İmparatorluğu dönemindeki yıkım ve diaspora ile derinleşti. 1492’de İspanya’dan sürgün edilen Yahudiler, Avrupa’nın farklı bölgelerine dağıldı. 20. yüzyılda ise Almanya’da Nazi rejiminin uyguladığı soykırım, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri oldu.
Bu tarihsel travmaların ardından ortaya çıkan siyasi akımlardan biri Siyonizm oldu. Başlangıçta bir ulusal yurt arayışı olarak şekillenen bu ideoloji, 20. yüzyılın güç dengeleri içinde uluslararası siyasetin bir parçasına dönüştü. Ancak burada belirleyici olan yalnızca bir ideoloji değil; büyük güçlerin bölgesel çıkar hesaplarıydı.
II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen yeni dünya düzeninde, Ortadoğu enerji kaynakları ve stratejik konumu nedeniyle küresel rekabetin merkezine oturdu. Soğuk Savaş boyunca bölge, vekâlet savaşlarının sahası haline geldi. Emperyal güçler, kendi çıkarları doğrultusunda hükümetleri, darbeleri, askeri ittifakları ve medya ağlarını destekledi ya da yönlendirdi.
21. Yüzyıla gelindiğinde “Büyük Ortadoğu Projesi” olarak anılan stratejik yaklaşımlar tartışılmaya başlandı. Demokrasi söylemiyle sunulan müdahaleler, birçok ülkede devlet yapılarını zayıflattı; mezhepsel ve etnik fay hatları derinleşti. Silahlanan gruplar, radikalleşen yapılar ve parçalanan toplumlar ortaya çıktı.
Sonuçta acı tablo şu oldu:
Ölen Müslüman, öldüren Müslüman.
Yiten ümmet bilinci, artan ayrışma.
Emperyalizmin klasik yöntemi hep aynıydı: Böl, zayıflat, yönet. Mezhepsel gerilimler, ideolojik kamplaşmalar ve kimlik çatışmaları bu yöntemin en etkili araçları oldu. Küresel silah endüstrisi büyüdü, enerji hatları yeniden çizildi, sınırlar fiilen değişti. Fakat kaybeden yine bölge halkları oldu.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Gerçek güç kimde? Silahı veren mi, tetiği çeken mi?
Tarih gösteriyor ki dış müdahaleler kadar iç kırılganlıklar da belirleyici. Emperyal hesaplar, içerideki zaaflardan beslenir. Bir toplum kendi içinde adalet, liyakat ve birlik inşa edemezse; dış müdahaleye açık hale gelir.
Bugün yaşanan trajediler yalnızca bir ideolojinin ya da bir dış gücün eseri değil; küresel güç mücadelesinin, yerel hataların ve derin tarihsel yaraların kesişimidir. Ancak değişmeyen gerçek şudur: Savaşın kazananı yoktur. Kazanan gibi görünenler bile, insanlık vicdanında kaybeder.
Ve geriye şu sarsıcı cümle kalır:
Ölen biz oluruz.
Sevinen ise güç siyasetidir.
Tarihçi-Yazar
Veysel ŞAHİN


























