Yalanın Meşrulaştırıldığı Çağda Hakikati Savunmak

0
12

‘Yalanlar yalanlar beyazından kuyruklusuna.
Her türlü kaçışın ve ihanetin sisli avlusuna.
İltica edenler var hakikatin ışığından korkan.
Haseti huy edinenler var, yalanı marifet sanan.’

Yaşadığımız çağ, yalanın gizlendiği değil; açıkça meşrulaştırıldığı bir çağdır. Artık yalan utanılacak bir kusur değil, “duruma göre” kullanılan bir araç, hatta beceri olarak sunulmaktadır. Beyaz yalan gibi masumlaştırıcı tanımlar, hakikatin içini boşaltmanın ilk adımıdır. Oysa yalan, rengi ne olursa olsun, hakikatten bilinçli bir kaçıştır. Bu kaçış tesadüfî değildir.

Hakikat sorumluluk ister; yüzleşme, bedel ödeme ve ahlaki duruş gerektirir. Bu yüzden birçok insan hakikatin ışığını değil, yalanın gölgesini tercih eder. Kaçış, zamanla alışkanlığa; alışkanlık ise karaktere dönüşür. Böylece ihanet, bireysel bir sapma olmaktan çıkar, toplumsal bir norm hâline gelir.

Yalanın bu kadar rahat dolaşıma girebilmesinin temelinde haset vardır. Haset, insanı hakikati inkâra sürükleyen en güçlü iç güdülerden biridir. Kendi eksikliğini görmek yerine başkasının doğruluğunu kirletmeyi seçen zihin, yalanı bir savunma mekanizması olarak üretir. Bu noktada yalan artık bir korunma refleksi değil, bilinçli bir saldırı aracıdır.

Daha tehlikelisi, bu saldırının dil üzerinden yapılmasıdır. Dil, hakikati taşımak için vardır; ancak eğilip büküldüğünde gerçeği değil, çıkarı temsil eder. Yalanı ustalık sayan bir dil, adaleti de eğip büker. Böylece sözcükler anlamını, kavramlar yönünü kaybeder. Doğru “yük”, eğrilik ise “akıl” olarak sunulur.

Bu düzen içinde maske takan yüzlerden değil, yüzü maske hâline gelmiş insanlardan söz ediyoruz. Çünkü sorun artık bireysel sahtekârlık değil; sahteciliğin kimliğe dönüşmesidir. Suskunluk bile samimi değildir; çoğu zaman suç ortaklığının sessiz biçimidir. Tarafsızlık iddiası ise yalanın en güvenli sığınağıdır.

Hakikat bu nedenle yalnızdır ama güçsüz değildir. Yalan uzun süre hüküm sürüyormuş gibi görünse de kalıcı olamaz. Çünkü yalan, sürekli yeni yalanlar üretmek zorundadır; hakikat ise kendisi olarak kalır. Zaman, her zaman hakikatin lehine işler.

Bu nedenle mesele ahlaki bir tercihten öte, bir duruş meselesidir. Yalana alışmamak, ona sessiz kalmamak ve onu meşrulaştıran dili reddetmek bir zorunluluktur. Hakikatin bedeli ağır olabilir; ancak yalanın bedeli her zaman daha yıkıcıdır.
Bugün savunulması gereken şey, yalnızca doğru söz değil; doğruya sadakattir. Çünkü hakikat savunulmadığında kaybolmaz ama toplum onu taşıma yeteneğini yitirir. Asıl felaket de tam olarak budur.

Veysel ŞAHİN (Lâmekani)