TASAVVUF VE RİSALE-İ SUFFİYE NEDİR?

0
39

Tasavvuf, Arapça, “safvet” (temizlik, saflık) sözcüğünden gelmektedir. İslam geleneğinde içsel arınma ve temizliğe önem vererek gerçeği kavramaya ve kurtuluşa ulaşmayı amaçlayan, tanrı insan ilişkisinde mistik yaklaşımları ön plana çıkaran düşünce sistemini ifade eder.  İslam tarihinde, tasavvuf kavramıyla yakından ilişkili olan “Sufi “ terimini ilk kez Ebu Haşim el- Kufi (MS. 765) için kullanıldığı söylenmektedir. Tasavvuf teriminin 8. yy. da kullanıldığı olabilirliği üzerinde durulmuştur. Tasavvufun kökeni konusunda çeşitli tezler ortaya atılmakta ve görüş birliği söz konusu değildir. [1]

Tasavvuf, Tanrı-Evren ilişkisini bir bütünlük içerisinde gören ve tanrısal erdemlerle donanmasını, gönlünü Tanrı sevgisine bağlanmasını amaçlayan dinsel- felsefi düşüncedir. Bireysel dincilik, kalpleri düzenlemek ve tanrıya bağlanmak olarak da ifade edilebilir. Bir başka tasavvuf tanımı ise; Sof giymek, saf olmak, ilk safta bulunmak, “suffa” ashabı gibi yaşamak olarak da ifade edilebilir. Tasavvuf baştan başa edep, kimseden incinmemek, kimseyi incitmemek, nefese karşı girişilen ve başarılı olmayan bir savaş, tanrı ile birlikte onun huzurunda olma, temiz kalp, pak bir gönül sahibi olma ve tanrıya ulaşmak olarak özetlenebilir.  [2] Tasavvufun bazı ileri gelenlerinin tasavvuf ile ilgili görüşleri şöyledir: Cüneyd-i Bağdadi’ye göre; Tasavvuf, hakkın seni senden gidermesi ve kendisiyle ihya etmesidir. Ebu Hafs El- Haddadi’ye göre; Tasavvuf, tamamen ebeden ibarettir. Ebu Amr Ed-Dımışki’ye göre ise; Tasavvuf, alemi noksan gözle görmek veya bütün noksanlardan uzak olanı gözlem etmek için her kusurdan gözü yummaktır.[3]

Risale’nin temel konusu tasavvuftur. Tasavvufun temel düşüncesi vahdet-i vücuttur. Kaygusuz Abdal üzerine yazılmış olan ‘Risale-i Sufiyye’ adlı eser başlı başına bir tasavvuf ve tasavvufçular üzerine yazılmış bir eserdir. Kaygusuz Abdal’ın bütün eserlerinde ve bu risalede yani kitapçıkta tasavvuf kavramı içinde Vahdet-i vücut (tanrı birliği) düşüncesini görmemiz mümkündür. Risale’de yer alan Sufilerin; Hallac-ı Mansur ve Beyazid-i Bestami gibi Vahdet-i vücudu savunan mutasavvıfların yoluna bağlı olmaları da Vahdet-i vücut düşüncesini net bir şekilde bize göstermektedir.

Risale’ye göre Tasavvufun başlangıcı ve sonu da inanmaktan geçer. İnanmaktan kasıt inancın altı esasına imandır. Sufiler bu altı esasa iman ettikten sonra bu esasları dil ve gönülden inanması gerekmektedir. Sufilere göre tasavvufun şekli akıldır. Herkesin altı esasa olan inançları taklit iken sufilerin inançları gerçektir; yani herkes kendindeki öz cevheri bilmeden yaşarlarken Sufiler ise, kendilerindeki öz cevheri bulup bu şekilde kendilerini ve evreni anlamlandırırlar. Bu şekilde tanrıyı bulmaya çalışırlar. Risale’de bu durum güzel bir örnekle şu şekilde ifade edilmektedir:

“Kendini yani öz benliğini bilmeyenleri zalim padişahlara, bu kimselerin hükümranlık durumlarını yani hayatlarını ise aydınlık benzetmesi yaparak güneş aydınlığı içerisinde ay gibi göründükleri üzerinden anlatır. Bunun yanında küflenmiş yolluğu içinde az bulanan dervişleri; altın gibi kıymetli olduklarını ve o dervişlerin suya susadıkları zaman bile içtikleri suya dikkat ederek hareket ettiklerini anlatır…”

Sufiler’e göre; inanç gerçeği o altı esasın özünü arayıp ona ulaşması ve evren gerçeğini kavraması gerekmektedir. Bu gerçeklere ulaşması için ilk etapta inançtaki taklitlerle kendini biçimlendirdikten sonra semt semt gezdikten sonra o inançtan çıkıp her birisi bir semte giderlerdi. Bu söz konusu olan durum Kaygusuz Abdal’ın ve diğer önemli mutasavvıfların yaşamlarında görmemiz mümkündür…

Tarihçi-Yazar

Veysel ŞAHİN


[1] Şinasi GÜNDÜZ, Din ve İnanç Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara 1998, s. 362.

[2] Esat KORKMAZ, Alevi- Bektaşi Terimler Sözlüğü, 2. bsk., Ant Yayınları, İstanbul 1994, s. 347; Süleyman ULUDAĞ, Tasavvuf Terimler Sözlüğü, Marifet Yayınları,  İstanbul 1991, s. 470; Orhan HANÇERLİOĞLU, İslam İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984, s. 617.

[3]  Mahir İZ, Tasavvuf, Mahiyeti, Büyükleri ve Tarikatlar, Kitabevi Yayınları, İstanbul 1990, s. 54, 62, 69.